Bir önceki yazımızda “Siyasette Ahlak,Vicdanda Terazi” başlığı altında, siyasetin yalnızca iktidar mücadelesi olmadığını; aynı zamanda bir duruş, bir sorumluluk ve her şeyden önce bir ahlak meselesi olduğunu ifade etmiştik.
Bugün ise bu düşüncenin bir adım ötesine geçelim…
Siyaset bir makam değil, emanettir.
Milletin verdiği oy, aslında bir kâğıda atılmış mühürden çok daha fazlasıdır. O oy; bir annenin evladının geleceğine, bir emeklinin huzuruna, bir esnafın yarınına, bir çiftçinin tarlasına, bir gencin hayallerine duyduğu umuttur.
Sandık başına giden vatandaş, elindeki oy pusulasına yalnızca bir isim yazmaz. Aynı zamanda kendisine hizmet edecek, hakkını koruyacak, ülkesinin ve şehrinin geleceğini düşünecek bir iradeye güvenmek ister.
Fakat bugün toplumda giderek daha fazla hissedilen bir gerçek var:
Siyasetçiye duyulan güven ciddi biçimde yara almış durumda.
İnsanlar artık kime güveneceğini, kimin sözünün arkasında duracağını, seçim meydanlarında söylenen hangi cümlenin seçim sonrasında da hatırlanacağını sorguluyor.
Dün başka konuşan, bugün başka konuşan siyasetçiler…
Seçim döneminde halkın arasına karışıp el sıkan, omuzlara dokunan; seçim sonrasında ise vatandaşın ulaşmakta zorlandığı makam sahipleri…
Verdiği söz ile yaptığı iş arasında mesafe oluşanlar…
Bütün bunlar, siyasetin kendisine duyulan güveni de beraberinde aşağı çekiyor.
Oysa siyasetçinin makam odasının kapısı ne kadar büyük olursa olsun, o kapının ardında unutulmaması gereken bir gerçek vardır:
O makam millete aittir.
Koltuk geçicidir.
Unvan geçicidir.
Yetki geçicidir.
Bugün alkışlayan kalabalıklar yarın dağılır. Bugün duvarlarda asılı olan fotoğraflar zamanla değişir. Bugün kullanılan makam araçları bir gün başkasına tahsis edilir.
Geriye ise insanın yaptığı işler kalır.
İşte bu nedenle siyaset, bir güç gösterisi değil; emanete sahip çıkma sanatıdır.
Emanet ise titizlik ister.
Vicdan ister.
Adalet ister.
Liyakat ister.
Ve en önemlisi, insanın kendisini milletin üzerinde değil, milletin hizmetinde görmesini ister.
Bugün seçmenin kafası karışık.
Çünkü vatandaş yalnızca “Kime oy vereyim?” sorusunu sormuyor.
Asıl soru daha derinde:
“Kime güvenebilirim?”
Bu soru, demokrasinin geleceği açısından üzerinde düşünülmesi gereken çok önemli bir sorudur.
Çünkü güvenin olmadığı yerde siyaset, rakamların ve sloganların yarışına dönüşür. Oysa demokrasi yalnızca sandıktan ibaret değildir. Demokrasi aynı zamanda güven, temsil, hesap verebilirlik ve ahlaki sorumluluk demektir.
Siyasetçinin görevi, kendisine oy vermeyen vatandaşın da hakkını gözetmektir. Çünkü seçim bittiğinde artık “biz” ve “onlar” yoktur. Aynı şehirde yaşayan, aynı ülkenin geleceğini paylaşan insanlar vardır.
Anadolu’da bu kadim topraklarda ve özelde Eskişehir'in sokaklarında, çarşılarında, kahvehanelerinde, pazarlarında vatandaşın beklentisi aslında çok karmaşık değildir.
İnsanlar dürüstlük istiyor.
Samimiyet istiyor.
Verilen sözün tutulmasını istiyor.
Makam sahibinin kendisine yukarıdan bakmamasını istiyor.
Ve en önemlisi, kendisine güven veren bir siyaset anlayışı görmek istiyor.
Siyasetçinin en büyük sermayesi de aslında makamı değil, güvenidir.
Güven kaybedildiğinde en yüksek makamın bile anlamı azalır.
Bu nedenle siyasetçiye düşen görev, makamını korumaktan önce emanete sadık kalmaktır. Seçmene ihanet etmemektir.
Çünkü makamlar insanları büyütmez.
İnsanlar, taşıdıkları makamın hakkını verdiklerinde o makamı büyütürler.
Ve günün sonunda geriye ne koltuk kalır ne de unvan…
Geriye, insanların hafızasında bıraktığınız iz kalır.
Belki de siyasetin en büyük sınavı tam da budur:
Millet size makam verdiğinde siz millete ne verdiniz?
Çünkü siyaset bir makam değil…
Milletin emanetidir.