ESKİŞEHİR’DEN DÖRTKONAK’A BİR HAZAN HİKÂYESİ

ESKİŞEHİR’DEN DÖRTKONAK’A BİR HAZAN HİKÂYESİ

Mevsimler, ömrümüzün sessiz şahitleri gibi gelip geçiyor... İlkbaharın tazeliği, yazın o sıcak cıvıltısı derken işte yine o kaçınılmaz eşiğe geldik. 

Eylül, sararıp kırılan yaprakları hüznün rüzgârına katıp gitti. Şimdi ekim ayının o serin, hafif ıslak koynundayız. Bir başka deyişle, doğanın kendi kabuğuna çekildiği, takvimlerin en duygusal durağı olan hazan ve hüzün mevsimindeyiz.

Ne var ki bu mevsimde toprağa düşen yalnızca kuruyan dalların yaprakları olmuyor. Yakınlarımız, dostlarımız, akrabalarımız da ömrünün son baharını yaşayıp dalından kopan birer yaprak misali göçüp gidiyor bu fani dünyadan. 

Kardeşim Önder Turhan’ın kayınvalidesi, zarafetiyle hatıralarımızda yer eden Fatma teyzemiz, birkaç aydır Ankara’da tedavi gördüğü hastane odasında son nefesini vererek ebedi aleme yürüdü. 

Gümüşhane’den akrabamız Selami Sadık da henüz hayatının baharındayken, erkenden veda etti dünyaya. Kalbimizde derin sızılar bırakan bu kayıplar, hüznümüzü bir kat daha artırıyor. Hepsine Allah’tan rahmet diliyorum; mekânları cennet, ruhları şad olsun.

Bu hafta içimden, içimizi sızlatan bu hazan mevsimini ve onun çağrıştırdığı ölüm gerçeğini kaleme almak geldi. 

İçinde bulunduğumuz Ekim ayında, güneşin erken vedasıyla kısalan günler, kızıldan sarıya evrilen yapraklar, camlara vurarak süzülen yağmur damlaları ve yüzümüzü okşarken içimizi ürperten o serin rüzgârlar… 

Hangimizin ruhuna ince bir hüzün tülü örtmez ki? Kimimiz akıp giden gençliğine yanar, kimimiz hafızasının derinliklerinde zaman tüneline girip geçmişe doğru duygusal bir yolculuğa çıkar.

Ben de bu günlerde tam olarak bunu yapıyorum. Düşüncelerim Eskişehir’in grileşen gökyüzünden havalanıp doğduğum topraklara, çocukluğumun ve gençliğimin masumiyetini barındıran Gümüşhane’nin (Edre) Dörtkonak köyüne uzanıyor. Zihnimde hatıralar hâlâ dün gibi taze, hâlâ sıcacık!

Köyümde sonbahar, adeta rengârenk elbisesini kuşanmış süzülen bir gelin gibi karşılıyor beni. Kalenin bayırına kurulup özlemle köyümü seyrediyorum. 

Altın sarısına bürünen ağaçlar, gözlerime eşsiz bir görsel şölen sunuyor. Bakışlarım ormanlık alana kaydığında, dimdik duran yeşil çam ağaçlarının arasına gizlenmiş yaban kavaklarının sarıdan kızıl kahverengiye kayan tonları beliriyor. 

Doğanın hünerli ellerinden çıkmış bu tablo, insana hem ölümü hem de o muazzam güzelliği aynı anda hissettiriyor. Seyretmeye doyamadığım, ayrılmaya kıyamadığım mistik bir atmosfer bu...

Bir anda çocukluğumun o ocağı tül tüten sonbaharlarına dönüyorum. Annemin komşularıyla kış hazırlığı için yufka açtığı o bereketli günler geliyor gözlerimin önüne. Kezban halanın ocak başında yufkaları ustalıkla çevirirken; Zikriye, Ballı, Seher ve Nahide ablalar hamur açmakta birbirleriyle yarışırlardı. 

Dışarıdaki soğuğa inat ocağın sıcaklığına karışan tatlı sohbetler, şen kahkahalar ve taze yufkanın kokusu hâlâ burnumda tütüyor. 

Annemin bahçeden topladığı çıtır fasulyeleri, tombul lahanaları turşu kurmak için telaşla hazırlayışı; Güllü ve Hatice ninenin, Rüküş yengemin imece usulü erişte kesip siron doğrayışı bir film şeridi gibi akıyor gözlerimin önünden. Pencere önlerini gerdanlık gibi süsleyen kurutulmuş elmalar, armutlar ve ipe dizilmiş kuşburnular kış gecelerine hazırlanırdı. Her köşesinde alın teri, her sofrasında samimi bir bereket vardı.

Şimdi aynı telaşı ablam Hamiyet sürdürüyor. Geçen günkü telefon görüşmemizde köyde bereketli yağmur tanelerinin çamurlaştırdığı mübarek topraklarda patates çıkardığını, pancar doğrayarak kış hazırlığına devam ettiğini öğrendim. 

Gönlüm anıların tatlı huzuru ile günümüzün gerçekliği arasında mekik dokuyor. Zaman değişiyor, simalar değişiyor, insanlar yaşlanıp eksiliyor; ama bazı güzel gelenekler direnmeye devam ediyor.

Sonra yeniden Eskişehir’e, bugüne dönüyorum. Ağarmış saçlarımın dibinde ince bir sızı… Çocukluğumun o güzel sonbaharlarına hüzünle el sallayarak çıkıyorum bu içsel yolculuktan.

Cemal Süreya’nın dediği gibi: “Sonbahar sanattır. Diğerleri mevsim.” Sonbahar; doğanın renklerle yazdığı bir şiir, yaşanmışlıkların, yaprak dökümlerinin ve vuslatı mahşere kalan ayrılıkların mevsimidir.

Zaman, dökülen yapraklar gibi eksiltiyor ömrümüzü dostlar. Ama dilerim ki gönlümüzün baharı hiç solmasın. Sevdiklerimizin kıymetini hayattayken bilelim; birlikte içilen sıcacık bir çayın, edilen samimi bir sohbetin değerini unutmayalım. 

Ömrümüzün hangi mevsiminde olursak olalım, geriye baktığımızda yüzümüzde tebessüm bırakan hatıralarımız eksilmesin inşallah.

 

Yorumlar 0

Yorumunuz moderatör onayından sonra yayınlanacaktır.

Henüz onaylanmış yorum bulunmuyor.

Sohbet Odaları