İnsan, çoğu zaman elinin altındakine nankör olur. Bu nankörlük, yalnızca kişisel ilişkilerde değil, modern hayatın bütün alanlarında kendini gösterir. Tüketim kültürü, insana sürekli yeni arzular fısıldar daha çok eşya, daha çok başarı, daha çok haz. Bitmek bilmeyen bu istekler, insanı kendi benliğinin esaretine mahkûm eder. Zira, “İnsan, gözden ibarettir; geri kalanı ise deridir. Anlaşılmayan bedendeki göz, içerideki hazineye körleşir.”
Oysa her arzu, tatmin edildiği anda yeni bir boşluk yaratır. Bu boşluk, insanı daha büyük bir hırsla doldurur. Böylece birey, kendi benliğinin kölesi haline gelir; özgürlük sandığı şey aslında zincirlerinin daha da ağırlaşmasıdır.
Felsefe, bu noktada insana bir uyarı sunar”Ölmeden önce öl.” Bu çağrı, yalnızca tasavvufi bir öğüt değil, aynı zamanda varoluşsal bir davettir. Benliğin yanılsamalarını aşmak, arzuların zincirlerini kırmak, hakikatin çıplak yüzüyle karşılaşmak için. Çünkü ölüm, bütün maskeleri düşüren mutlak gerçektir. Mevlânâ’nın dediği gibi, “Aşk, gelince cümle eksikleri tamamlar.” Ölümü bir son değil, bir “Şeb-i Arus” (Düğün Gecesi) kılan tek güç, kişinin kendi benliğinden geçip sevgide fani olmasıdır.
Sevgi ise bu hakikate açılan en insani kapıdır. Sevenleri kırmak, dağıtmak, ağlatmak yalnızca bireysel bir hata değildir; aynı zamanda insanın kendi yolunu tıkayan bir engeldir. Çünkü sevgi, insanın varoluşunu anlamlı kılan tek bağdır. Onu zedeleyen, kendi yolculuğunu da yarım bırakır.
Modern insanın en büyük sınavı budur arzuların esaretinden kurtulup sevginin sorumluluğunu üstlenmek. Ancak o zaman, ölümün mutlak gerçeği karşısında boşluk değil, anlam bulabilir.