• BIST 1.542
  • Altın 411,808
  • Dolar 7,5315
  • Euro 8,9768
  • Gümüşhane : 9 °C
  • Trabzon : 21 °C

TARİHTEN YAPRAKLAR

17.11.2016 17:07
Mevlüt Ergin / YAZAR

Mevlüt Ergin / YAZAR

Tarihten yaprakları bilirsiniz. Bir durum ya da kişi hakkında bir kanıya varmak istediğimizde, aklımıza hep kıssadan hisselerle dolu, tarihten notlar  gelir. Zira geçmişte yaşanılan hikayeler, gelişen olaylar, söylenen sözler, insana ders vermesi, doğruyu görebilmesi ve geleceğini planlaması açısından oldukça önemlidir. Bu  yazımızda da kıssadan hisse alalım dedik ve tarihten birkaç yaprak kopararak geçmişe doğru bir yolcuk yaptık.

 

KADER                                                                                                                                                            Fatih Sultan Mehmet, çocukluğunda biraz yaramazlık yapınca, babası olan 2. Murat Han:
-”Ne kadar yaramaz bir çocuksun, senden adam olmaz” diye çıkışır.
Orada bulunan ve velâyet sırrıyla kalp gözü açık olan Akşemseddin Hazretleri, hafifçe gülümseyerek şöyle der:
-Peder ne der, kader ne der.

 

GEL                                                                                                                                                                   Çekemeyenlerden birisi; Hz Mevlana’ya: “
 Sen ne biçim Müslümansın,dinin de bi izzeti şerefi var…!! Müslümana gel, Yahudi’ye gel,
 Mecusi’ye gel…tövbeni bozsan yine gel..olur mu öyle şey” diyerek.Bir mektup yazar..
 Mevlana Hazretleri mektubu okur ve şu cümleyi yazarak geri gönderir;
 “Sen de gel”

 

KAÇA  SATARSIN?

Keçecizâde’nin Rusya’da bulunduğu sıralarda Rus Çarı, Keçecizâde Fuad Paşa’ya takılır:
- Paşa şu Girit’i satsanız!
- Hay hay, satalım ekselans.
-Kaça satarsınız?
-Aldığımız fiyata.
Girit’in yirmi seneyi aşkın bir zamanda ve binlerce şehitle alındığını bilen Çar, sararır.

SIR                                                                                                                                                                     Yavuz Sultan Selim, birçok Osmanlı padişahı gibi sefere çıkacağı yerleri gizli tutarmış. Bir sefer hazırlığında, vezirlerinden biri ısrarla seferin yapılacağı ülkeyi sorunca, Yavuz ona:
- Sen sır saklamayı bilir misin? diye sormuş.
Vezir:- Evet hünkarım, bilirim dediğinde, Yavuz cevabı yapıştırmış:
- İyi, ben de bilirim.

 

EN BÜYÜK  KİM?                                                                                                                                 Napolyon, S. Helen adasında sürgün bulunduğu sırada ‘Fatih mi yoksa siz mi büyüksünüz? Sorusunu soranlara şöyle cevap vermişti:
Büyüklükte ben onun çırağı bile olamam. Çünkü ben, kılıçla zaptettiğim yerleri henüz hayattayken geri vermiş bir bedbahtım. O ise; fethettiği yerleri nesilden nesile intikal ettirmenin sırrına ermiş bir bahtiyardır.

 

YAVUZ’UN  ASKERLERİ        

Mısır seferine giderken Gebze'de mola verilir ve askerler çadır kurarlar. Etraf bağlık ve bahçeliktir.  Yavuz'u korkuyla karışık bir korku alır. Derhal Yeniçeri Ağasını çağırır ve emreder; “Ağa bütün askerlerin heybesini yokla, heybesinden meyve çıkan askeri bize getir.” der. Yeniçeri Ağası aratır fakat bir şey bulamaz. Yavuz ellerini açarak “Allah'ım şükürler olsun.  Bana haram yemeyen bir ordu nasip ettin. Eğer askerlerimin içinden birisi sahibinden izinsiz bir tek elma yeseydi ve ben bunu haber alsaydım bu seferden vazgeçerdim.  Çünkü haram yiyen orduyla beldeler feth edilmez”

 

DERS ALABİLMEK                                                                                                                            Lokman Hekim’e:
- “Bilgeliğini kimlerden aldın?” diye sorduklarında:
- Körlerden, cevabını vermiş. Çünkü onlar, yoklamadan adım atmazlar.

 

ADALET                                                                                                                                                                       Kıtlık yıllarıydı...Hz. Ömer dolaşırken, fevkalâde semiz bir deve gördü. Çobanı çağırıp sordu:
“Bu semiz devenin sahibi kim?”
Çoban, “Oğlunuz Abdullah” deyince can evinden vurulmuşa döndü. Çünkü o Ömer’di, adâlet timsali Ömer! Öyle ki, yönettiği insanlar ondan bir metre fazla kumaşın hesabını sorabiliyorlardı. Oğlu Abdullah’ı buldu: 
“En semiz deve seninmiş oğlum, diğerleri bir deri bir kemik, bu nasıl oldu?”
Abdullah makul ve mantıklı gerekçeler sıralamaya başlayınca Hz. Ömer bir el hareketiyle oğlunu susturdu:
“Sus ey Abdullah! İşin aslını ben sana anlatayım: Halifenin oğlunun devesidir diye en iyi otları senin devene yedirdiler, en besleyici otların yeşerdiği bölgeyi senin devene ayırdılar. Sadece senin devene çok iyi baktılar. Şimdi bu deveyi al, sat, ana parayı ayır, kârını hemen bana getir, Beytü'l-Mal'e (devlet hazinesine) devredelim. Çünkü halife unvanı devletindir. Devletin unvanı ile kazanılan para da devlete aittir. Aksi halde nüfuz ticareti    yapmış oluruz. Bu da bir nevi helal malı harama dönüştürür.”

 

“Kıssalar” bu kadar. İsteyen “hisse”sini alır.Selam ve Sevgiler…

 

Yapılan yorumlardan Gümüşhane Olay Gazetesi sorumlu tutulamaz.

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Gümüşhane Olay | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : (0456) 213 66 63 | Haber Yazılımı: CM Bilişim